Bazı kitaplar vardır, okursunuz ve kapağını kapattığınızda hikâye biter. Bazı kitaplar ise vardır ki kapağını kapattığınız halde zihninizde yaşamaya devam eder. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanı işte tam olarak böyle bir kitap.
Çünkü bu roman yalnızca bir cinayeti anlatmaz; insanın kendisini nasıl kandırabildiğini, düşüncelerinin arkasına nasıl saklanabildiğini ve kendi vicdanından ne kadar süre kaçabileceğini anlatır. Romanın başkahramanı Raskolnikov, kendisini sıradan insanlardan farklı görür. Ona göre bazı insanlar daha büyük bir amaç uğruna kuralları çiğneyebilir. Kendisini de bu düşüncenin sınırlarını test etmeye ikna eder ve sonunda yaşlı tefeci kadını öldürür. Fakat asıl hikâye cinayetten sonra başlar. Çünkü insan bazen yaptığı yanlıştan önce değil, kendisine “Ben haklıyım” demeye başladığı anda tehlikeli hale gelir.
Bugün çevremize baktığımızda Raskolnikov’un düşüncelerinin farklı biçimlerini görebiliriz. Kimi yaptığı haksızlığı “Herkes böyle yapıyor” diyerek savunur, kimi bir başkasının hakkını yerken “Benim de ihtiyacım var” der, kimi insanları kırar ama “Bunu hak etmişti” diyerek kendisini rahatlatır. En tehlikelisi ise insanın kendi yanlışına sürekli bir mazeret bulmayı alışkanlık haline getirmesidir. Suç ve Ceza’nın bize söylediği en önemli şeylerden biri şudur: İnsan başkalarından kaçabilir ama kendi vicdanından kaçamaz. Polisten, mahkemeden, insanlardan saklanabilirsiniz; fakat gecenin sessizliğinde insan kendi düşünceleriyle baş başa kaldığında bütün bahaneler birer birer susar. Dostoyevski burada çok önemli bir noktaya dokunur: Ceza her zaman mahkeme salonunda başlamaz. Bazen insan, yaptığı şeyin ağırlığını içinde taşımaya başladığı anda cezasını çekmeye başlar.
Peki ya toplum? Belki de romanın bize bıraktığı en büyük soru burada ortaya çıkıyor. Biz insanları yalnızca yaptıkları hatalar üzerinden mi değerlendiriyoruz, yoksa onları o hataya sürükleyen şartları da anlamaya çalışıyor muyuz? Yoksulluk, yalnızlık, çaresizlik, dışlanmışlık ve umutsuzluk yapılan yanlışı elbette haklı çıkarmaz. Ancak toplum olarak görevimiz yalnızca “Suçlu kim?” diye sormak olmamalı; bazen “Bu insan nasıl bu hale geldi?” diye de sormalıyız. Çünkü toplum yalnızca suç işlendikten sonra tepki veren bir yapı olmamalı. İnsanları suça, yalnızlığa ve çaresizliğe sürükleyen koşulları da görmeli. Bir insanın cebinde para olmayabilir, evinde huzur olmayabilir, çevresinde onu dinleyen tek bir kişi olmayabilir. Bunların hiçbiri onu suç işlemeye haklı çıkarmaz ama bütün bunları görmezden gelirsek ortaya çıkan sonucu anlamakta da zorlanırız. Suç ve Ceza bize yalnızca suçluyu değil, insanı anlamayı öğretir.
Bir başka önemli mesaj da insanın kendisini ne kadar üstün görürse görsün, insan olmanın sınırlarından kaçamayacağıdır. Raskolnikov kendisini diğer insanlardan üstün görmeye çalıştı fakat sonunda karşısına çıkan şey kendi vicdanı oldu. Belki bugün bizim de zaman zaman kendimize sormamız gereken soru budur: “Ben haklı olduğumu düşünürken acaba kimi incitiyorum?” Bir tartışmada haklı olabiliriz ama haklı olmak karşımızdakini ezme hakkı vermez. Güçlü olabiliriz ama güçlü olmak güçsüzün hakkını alma hakkı vermez. Paramız, makamımız veya çevremiz olabilir ama bunların hiçbiri bizi başka insanlardan daha değerli yapmaz. Çünkü insanı insan yapan şey sahip oldukları değil, sahip olduklarıyla ne yaptığıdır.
Dostoyevski’nin bu eseri yıllar geçmesine rağmen hâlâ okunuyorsa, bunun nedeni belki de insanın içindeki mücadelenin fazla değişmemiş olmasıdır. Teknoloji değişiyor, şehirler değişiyor, hayatlarımız değişiyor ama insan hâlâ öfkeleniyor, kıskanıyor, kendisini haklı çıkarmaya çalışıyor ve başkasının hatasını kolayca görürken kendi hatasına uzun uzun gerekçeler buluyor. Suç ve Ceza’nın toplumumuza verdiği en büyük mesaj da belki burada saklı: Bir toplumda adalet yalnızca mahkemelerde aranmaz, vicdanlarda da aranır. Başkasının hakkını gözetmek, güçsüzün yanında durmak, hata yaptığımızda özür dilemek ve yaptığımız yanlışın arkasına bahane saklamamak da adaletin parçalarıdır.
Belki de hepimizin zaman zaman kendimize şu soruyu sorması gerekiyor: “Ben bugün birinin hakkına girdim mi, birini kırdım mı, bir insanın hayatını farkında olmadan zorlaştırdım mı?” Çünkü bazen en büyük suçlar mahkeme dosyalarına girmez. Bir insanın umudunu kırmak da ağırdır, birinin hakkını yemek de, güvendiği bir insanı yarı yolda bırakmak da. Ve bazen insanın hayatındaki en büyük ceza, yaptığı yanlışın başkaları tarafından bilinmesi değil, kendi vicdanında artık kendisini affedememesidir. Dostoyevski bize yıllar öncesinden bunu hatırlatıyor: İnsan başkalarını kandırabilir, hatta bir süre kendisini bile kandırabilir. Ama vicdanın karşısında hiçbir insan sonsuza kadar saklanamaz.
Kaynak: www.bagimsizbatmangazetesi.com

