İnsan hayatında bazı anlar vardır; akıl bütün sorulara cevap veremez. Önümüzde bir yol vardır ama bu yolun sonunda ne olduğunu tam olarak bilemeyiz. Yine de yürümek, bir karar vermek ve bir adım atmak zorundayız. Kierkegaard’ın “iman sıçraması” düşüncesi de tam olarak burada anlam kazanır. Ona göre iman, her şey kesin olarak kanıtlandıktan sonra ortaya çıkan bir kabul değildir. İnsan, bütün belirsizliklere rağmen bir hakikate güvenerek adım atar. Asıl mesele de belki bu adımın insanın hayatını nasıl değiştirdiğidir.
Bu düşünceyi kendi toplumumuza baktığımızda daha farklı bir anlamla görebiliriz. Çünkü biz inançtan, ahlaktan, doğruluktan, adaletten ve kul hakkından sıkça söz eden bir toplumuz. Çocukluğumuzdan itibaren bize iyi insan olmanın, başkasının hakkına girmemenin, doğruyu söylemenin ve ihtiyaç sahibine yardım etmenin önemi anlatılır. Fakat zamanla önemli bir soru ortaya çıkar: Söylediklerimizle yaşadıklarımız birbirine ne kadar benziyor?
Adaleti savunmak kolaydır; ta ki adalet bizim aleyhimize sonuçlanana kadar. Doğruyu söylemek kolaydır; ta ki doğruyu söylemek bize zarar verene kadar. Kul hakkından bahsetmek kolaydır; fakat kendi çıkarımız söz konusu olduğunda başkasının hakkını gözetmek her zaman kolay değildir. İşte insanın inancı da biraz böyle zamanlarda sınanır.
İman sıçraması, yalnızca “inanıyorum” demek değildir. İnandığımız değerleri zor zamanlarda da koruyabilmektir. Kimsenin görmediği yerde dürüst olmak, öfkeliyken kendini kontrol etmek, gücümüz yettiği hâlde bir başkasını ezmemek ve bize fayda sağlamasa bile doğru olanı tercih etmek, inancın hayatımıza yansıyan tarafıdır.
Toplum olarak zaman zaman başkalarının inancını, yaşam biçimini ve ahlakını sorgulamaya fazlasıyla önem veriyoruz. Oysa insanın kendisine yönelteceği soru çok daha değerlidir: “Ben inandığım değerlerin ne kadarını gerçekten yaşıyorum?” Çünkü başkasının eksikliğini görmek kolay, kendi eksikliğimizle yüzleşmek zordur.
Belki de bugün ihtiyacımız olan şey, inanç hakkında daha fazla konuşmaktan önce inancımızın davranışlarımızdaki karşılığını düşünmektir. Bir insanın inancı yalnızca söylediği sözlerde değil; ailesine davranışında, işindeki dürüstlüğünde, komşusuna yaklaşımında, alışverişteki tutumunda ve kendisinden güçsüz insanlara karşı tavrında da görülür.
Sonuçta iman, insanın yalnızca neye inandığını değil, nasıl bir insan olduğunu da ortaya koyar. Söylediklerimizle yaptıklarımız arasındaki mesafe azaldıkça inanç, bir söylem olmaktan çıkar ve karakterimizin parçası hâline gelir. Belki gerçek iman sıçraması da budur: Başkalarının ne yaptığına bakmadan, insanın kendi hayatında doğru bildiği şeyin gereğini yerine getirmeye cesaret etmesi.
Kaynak: www.bagimsizbatmangazetesi.com

